13 Mayıs 2017 Cumartesi

GAZİ MECLİS VE ATATÜRK “Ve emruhum şûrâ beynehum”... (..İşleri de aralarında şûra iledir;..)

“VE EMRUHUM ŞÛRÂ BEYNEHUM”... 
Atatürk ün soyağacı
Tuncay DEĞİŞ 
(tuncay degis <tdegis69@yahoo.com>)
Atatürk kimin çocuğu?
“Lütfen sonuna kadar okuyun...”
Vasilis Dimitriadis, 1955-1984 yılları arasında Selanik’te bulunan Makedonya Devlet Arşivi’nin müdürlüğünü yapmış, Girit Üniversitesi’nden emekli olmuş 86 yaşında bir tarih profesörü.
2010 yılında 80 yaşındayken Yunanistan’daki arşivleri didik didik tarayarak yazdığı “Bir Evin Hikâyesi; Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler” adlı çalışması Türk Tarih Kurumu tarafından altı yıl sonra basıldı. Aslında 6 yıllık bir gecikmeyle basıldı demek daha doğru.
Çünkü, Dimitriadis 2010 yılında kitabını yazdıktan sonra Selanik’teki Türkiye Konsolosluğu’na teslim etmiş, konsolosluk kitabı ve belgelerin yer aldığı cd’leri Dışişleri Bakanlığı’na, onlar da Türk Tarih Kurumu’na göndermiş. Kitap tarih kurumunun bilirkişileri, çevirmenler, sebebi belirsiz düzeltme talepleri ile altı yıl bekledikten sonra nihayet geçen yıl yayınlanabildi.
Gecikmenin sebebi meçhul. Ama üzerine az şey yazılmış bu kitap sayesinde ilk defa Atatürk hakkında “1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi’den” daha fazla şey biliyoruz artık.
Profesör Dimitriadis, Selanik Ahmed Subaşı Mahallesi Numan Paşa Sokak No: 6’daki meşhur Pembe Ev’in arşivlerde izini sürerken sadece evle ilgili değil, Atatürk ve ailesi hakkında da ilk defa ortaya çıkan ve bugüne kadarki pek çok şehir efsanesini bitirecek belgelere ulaşmış.
Öncelikle bugün Selanik’te hâlâ Atatürk’ün doğduğu ev olarak ziyaret edilen ama bazı yerlerde “aslında o Atatürk’ün evi değil, sonradan ona yakıştırılmış” denen ev gerçekten Mustafa Kemal’in doğduğu ev.
Evin bulunduğu semt Selanik’te Türklerin yaşadığı Bayır adı verilen bölge. Semtin adı Rumeli Beylerbeyi Koca Rasim Paşa’nın yaptırdığı camiden geliyor. Evin bulunduğu bölgede oturan erkekler genelde kereste işiyle meşguldüler.
Bu erkeklerden birinin adını iyi biliyoruz; Ali Rıza Efendi. Çocukluğumuzda okul köşelerindeki tek kare resmi dışında ilk defa bu kitapla Ali Rıza Efendi’yi biraz daha yakından tanımış oluyoruz. Kitaptaki emlak kayıtlarına göre onun da mesleği “Keresteci”. Ama daha ilginci kayıtlarda ilk kez Ali Rıza Efendi’nin 18. yüzyıla kadar uzanan şeceresi yer almakta. Şecereye göre Ali Rıza Efendi’nin babasının, yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı Ahmed. Ali Rıza Efendi’nin büyük babasının adı ise Mustafa. Yani Mustafa Kemal’e dedesinin adı verilmiş.
Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ı da daha yakından tanımamızı sağlayan bilgiler var.
Zübeyde Hanım’ın ailesi o çağa göre nadir olan kadınların iyi eğitim aldıkları bir aile. Babasının adı Ömer, eşinin adı Halil olan büyükannesi Emine, “Molla” sıfatıyla kayıtlarda yer alıyor. Bu dinî eğitim almış kadınlara verilen bir sıfat. Teyzesi Fatma da “Molla” olarak geçiyor. Zübeyde Hanım’ın annesinin yani Mustafa Kemal’in anneannesinin adı Ayşe, babasının yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı ise Feyzullah (Onun babasının adı da İbrahim)
Zübeyde Hanım’ın meşhur kargaların kovalandığı çiftlik hikâyesinde geçen kardeşi, yani Mustafa Kemal’in dayısının adı ise Hüseyin Ağa. 1899’dan önce öldüğü dışında hakkında fazla bilgi yok…
Farsça “kasımpatı” anlamına gelen çok sık kullanılmayan bir isme sahip olan Zübeyde Hanım’ın belgelerde şahsi mührü de var. Mühürde “cüllat-i güldar-i Zübeyde” yazılı. Yani “İçinde kasımpatı çiçekleri olan palmiye yapraklarından yapılmış sepet.”
Kitaptaki belgelere göre 1875 yılından önce yapıldığı tespit edilen Pembe Ev’in ilk sahibi Ferhad oğlu İskender’dir. Evin üç el değiştirdikten sonra 1877 yılının Aralık ayında Hatice Zarife tarafından 52/72’lik hissesi Keresteci Ahmed oğlu Ali Rıza’ya satılır. Geri kalan hisseleri ise Mart 1878’de Feyzullah kızı Zübeyde alır. Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ın eşinin adıyla değil de babasının adıyla geçmesinin sebebi evi satın aldıklarında belki evlenmemiş, belki nişanlı olmaları ya da kayıtlarla ilgili bir sorun olabilir. Ama 1878’de ev toplamda 13.500 kuruşa Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım çiftinin olmuş. Belediyeden bir mimarın gelip ölçülerini aldığını yine kitaptaki emlak kayıtlarından öğrendiğimiz ev, dokuz oda bir mutfaktan oluşan büyük bir konak ve 341 m2’lik bir arsa üzerine kurulu. Üç yıl sonra 1881’de bu evde Mustafa dünyaya gelecek ve sekiz yıl bu evde yaşayacaktır.
Yine kayıtlardan Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın evlerinin hemen yanında beş odalı başka bir ev daha inşa ettirdiklerini de öğreniyoruz. Hatta bu mülkleri daha sonra aralarında paylaştırmışlar ama paylarını ortak kullanmaya devam etmişler. Ta ki 1887’ye kadar...
1887 yılında yani Mustafa Kemal 6 yaşındayken Ali Rıza Efendi hayatını kaybeder. Tam ölüm tarihi ve ölüm nedeni kayıtlarda mevcut değil ama mirasının “şeri mahkeme” tarafından tasdik edildiği 13 Nisan 1877’den önce vefat ettiği kesin. Keresteci Ali Rıza Efendi’nin mirası eşi, oğlu Mustafa ve kızları Makbule ile Naciye arasında bölüştürülmüş. Atatürk’ün az bilinen kız kardeşi Naciye’nin adı ise en son Ocak/Şubat 1888’de emlak kayıtlarında geçmiş. Kitaba göre muhtemelen bundan kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiş.
Ali Rıza Bey’den kalan miras ailenin o günlerde maddi olarak zor günler geçirdiğini gösteriyor. Defni için 500 kuruş harcanan Ali Rıza Efendi’den Zübeyde Hanım’a 751 kuruş, oğlu Mustafa’ya mirasın yüzde 44’ü olan 1.929 kuruş ve iki kızına da 964’er kuruş kalmış. Tabii bir de ederi 35.010 kuruş olan bir ev. Ama kayıtlarda Ali Rıza Efendi’nin Selanik’teki “Stambul Çarşısı” esnaflarından Nuri Efendi’ye 28.800 kuruş borcu olduğu görülmekteydi. Nuri Efendi mahkemeye başvurarak Ali Rıza Efendi’nin, borca karşılık evini rehin olarak verdiğini iddia eder ve Pembe Köşk’ü ister. Mahkemede Zübeyde Hanım bu borcu inkâr eder. Mahkeme kayıtlarındaki belgede Nuri Efendi’nin bariz şekilde sarhoş olduğu ve mahkemeye sunduğu belgenin bağlayıcı olmadığı yazmaktadır. Sonunda mahkeme evin Zübeyde Hanım’da kalmasına karar verir. Ama Zübeyde Hanım eşinin vefatından kısa bir süre sonra küçük evi satar, büyük evi de rehin vererek Mustafa ve Makbule’yi yanına alıp Selanik yakınlarındaki Langaza’daki ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına taşınır. Ama Mustafa’nın iyi bir eğitim sürmesini isteyen Zübeyde Hanım, onu yine Selanik’teki evlerine yakın teyzesi Fatma Molla’nın yanına gönderir. 1899’da annesi vefat eden Zübeyde Hanım’a teyzesinin oturduğu bu ev miras kalır. Ardından daha küçük bir eve geçerler, 1906’da aile tekrar Pembe Köşk’e döner. Bu arada 1908’de artık bir subay olan Mustafa Kemal’in de aynı mahalleden iki ev aldığını öğreniyoruz. İlginç detaylardan biri de Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Abbas. Günün sonunda Selanik kaybedilince Zübeyde Hanım, üç evini bırakarak İstanbul’a gidiyor. Ama ikinci eşi Ragıp Abbas Selanik’te kalıyor. Evlerin mülkiyeti için dava açıyor ama kaybediyor. Evler önce terk edilmiş mallar olarak tescilleniyor, sonra başkalarına satılıyor. 1933 yılında Selanik Belediye Meclisi Pembe Evi satın alarak Atatürk’e hediye ediyor. Aslında satın aldıkları evin Zübeyde Hanım’ın mülkü olduğunu bilmeden... Kitap bir polisiye gibi bu evlerin izini sürüyor. Ama bence en dikkat çekici yeri Ali Rıza Efendi’nin mirasında bir miktar parası ve ev dışında sıralanan kalemler:
45 kuruş değerinde 6 sof ceket ve bir yelek
20 kuruş değerinde 1 köhne pantol
40 kuruş değerinde 1 palto
20 kuruş değerinde 1 sandık
5 kuruş değerinde Lügat-i Osmani
10 kuruş değerinde Miftah’ul Kulub
Mirastaki son maddede duralım. Miftah’ul Kulub yani “Kalplerin Anahtarı”, Abdülkadir Geylani’nin 15. göbekten torunu Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi’nin (1801-1863) yazdığı hâlâ daha basılan ehl-i tariklerin en çok rağbet ettiği, tarikat yoluna girenlere okutulan popüler kitaplardan biri.
Şöyle başlıyor:
“Bu eserin derlenip yazılmasına kalkmaya ve başlamaya sebep olan durum şudur: Hicrî 1259 (M. 1843) yılı rebiülâhir ayında, kendi hücremizde teveccüh halindeydik. Bu hâlde bulunduğumuz sırada; Enbiyanın Sultanı Evliyanın Asfiyanın Müttakilerin Baş Tacı Efendimiz Hazretleri zuhur etti. Allah, ona. salât ve selâm eylesin.
Bu hiçbir şey hükmünde olan kula; ihsan, mürüvvet, lütuf ile şöyle buyurdu:
-Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu. Âşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yollarını bulup hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar.
Sofilerden bazısı da; arada vasıta olmadan takvası üzere giderek, yollarını düzeltmek için özlerine bir kabiliyet gelsin. Zira, bir alay kimseler vardır ki; ehlullah kisvesini giymiş, kemer bağlamış, başına taç giymiş, şeriatıma da itibar etmemiş durumdadır. Geçen hâlinden ve tecellisinden söz ederek; ehlullahın yazdıkları risalelerden ve şiirlerden ezberleyip meclis meclis gezip o hâllerden dem vururlar...”
Mirasında çocuklarına bir Osmanlıca sözlükle birlikte bu kitabı bırakan keresteci Ali Rıza Efendi’nin de ehl-i tarik olduğunu (Kadiri ya da Nakşi) tahmin edebiliriz. Mustafa Kemal ise 1925 yılında bu kitabı okuyanların tekke ve zaviyelerini kapatmıştı. Muhtemelen bu kitap da uzun yıllar yasaklı kitaplar listesinde yer aldı. Bu başlangıcı yüzünden çokça eleştirilen kitabın ancak 1976 yılında Latin harfleriyle basılması bunu gösteriyor. Yine de emin değiliz.
Babasından miras kalan kitap hâlâ kütüphanesinde mi diye merak edip Anıtkabir sitesindeki Atatürk’ün kitapları bölümüne bakarsanız, benim gibi bulamayabilirsiniz. Belki de depodadır.
Ama Vasilis Dimitriadis’in “Bir Evin Hikâyesi” muhakkak kitaplığınızda olmalı. Kitabı okurken, borç içindeki keresteci babasından az bir parayla birlikte bir tasavvuf kitabı miras kalmış, dedesi Mustafa’nın adını taşıyan, iyi bir dinî eğitim almış güçlü bir annenin himayesinde yetişmiş Mustafa Kemal’in şahsında bütün bir 200 yıllık sorunlar, travmalar gözlerinizin önünden geçiyor. Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920’de Meclis’i açarken arkasındaki levhada Şûrâ suresinin 38. âyeti asılıydı:
“Ve emruhum şûrâ beynehum”...  
(..İşleri de aralarında şûra iledir;..)
Orada emredildiği gibi işlerimizi hâlâ istişare ile yürütmeye, daha çok konuşmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyaç var. Çünkü ortak bir hikâyenin çocuklarıyız...

4 Mayıs 2017 Perşembe

KIRIM’IN DOMATES KADAR ÖNEMİ YOK MU? & TURKISH-FORUM (Kırım Tatar halkının lideri, Ukrayna milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu)

KIRIM’IN DOMATES KADAR ÖNEMİ YOK MU?
TURKISH-FORUM
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin görüşmesinden sonra yapılan basın toplantısında öne çıkan başlıklardan biri  “domates” olmuştur.  Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki olimpiyat kenti Soçi’de Putin ile görüşmesinin ardından basın toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Domates dışında her konuda mutabık kalındı” derken,  Putin şu açıklamayı yapmıştır: “Domates dışında kısıtlamaların kaldırılması için anlaştık. Kendi pazarımızı Türk domatesine sonsuza kadar kapatmayacağız. Fakat bahsettiğim yatırım sonuçlanınca bu konu da liberalleşecek.”Domates dışında her konuda mutabık kalındığını Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan da onaylamıştır: “Şu anda bir geçiş süreci var. Bu arada ara formüller bulmak suretiyle süreci belirli bir zemine oturtacağız. Domates konusundaki soru işaretleri konusunda mutabık kalındı.”
Daha önce Kalkınma Bakanı olan Cevdet Yılmaz (DPT’deki son Avrupa Birliği Genel Müdürüdür. Kurucu Genel Müdür, o dönemdeki ismiyle AET Daire Başkanlığını kuran  bu satırların yazarıdır), Rusya’nın, Türkiye’nin  önemli  bir ticari  ortağı ve önemli bir komşusu olduğunu belirterek  şunları söylemişti: “…Ukrayna’da yaşayan bütün etnik grupların, bütün değişik kesimlerin de memnun olacağı bir çerçevede bu sorunların aşılmasını arzu ediyoruz. Orada Kırım Türkleri de yaşıyor biliyorsunuz. Özellikle, Kırım Türklerinin koşulları tabi bizi çok yakından da ilgilendiriyor.”
Soçi’deki görüşmede Kırım’da yaşayan soydaşlarımızın günlük hayatlarını ve eğitimlerini etkileyen sorunların gündeme gelip gelmediğini bilemiyoruz. Bununla beraber bir gerçeği hatırlamakta yarar vardır:  Günümüzde başta Eskişehir olmak üzere Kırımdaki Tatar nüfusundan daha çok Kırım Türkü Anadolu’da yaşıyorsa, bunun sebebi Kırım Hanlığının Rus nüfuzuna geçmesidir.
Kırım’dan Türkiye’ye kitle göçleri, 1783’de Kırım Hanlığının ortadan kaldırılarak Rusya İmparatorluğu’nun Kırım’ı ilhak etmesinden sonra gerçekleşmiştir. İki yüzyıldan fazla bir süredir Anadolu’ya yönelik göçün sebebi, Kırım Türklerine yönelik baskıdır. 18 Mayıs 1944 de Stalin tarafından vatanlarından sürülen ve yarısı yollarda katledilen Kırım Türklerini unutmayalım.
Dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel Mayıs 1998’de Kırım’ı ziyaretinde şunları söylemiştir: “Tarihin karanlık bir döneminde zorla, yaşadıkları topraklardan koparılmış olan Kırım Tatarlarının yeniden anayurtlarına dönmeleri, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün küresel bir mutabakata dönüştüğü zamanımızın ruhuna uygun bir tarihi gelişmedir.”
Torun tarafından Tatar olduğunu açıklayan eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun“Ukrayna’nın bütününün, Kırım da dahil olmak üzere istikrara kavuşması en büyük temennimizdir” demeci önemlidir. Fakat, Kırım’ın  referandum sonucunda Rusya’ya bağlanması,  Suriye ve Irak’taki son gelişmeler  göz önüne alındığında, bazı kesimlere örnek olabilir. Soçi’de Cumhurbaşkanı  Erdoğan  YPG ile Rus askerlerinin fotoğraflarını Putin’e gösterdiğini söyleyerek,  “Fotoğrafları ilettik. Tarihleri yerleri ile verdik. Konuyu anlattık. İnceleyeceğini söyledi. Bundan sonraki süreç Putin’e kaldı” demiştir ama ben Putin’in bilgisi dışında bu askerlerin  orada bulunduğuna inanmak istemiyorum. Eğer inanırsam, kendimi çok saf bir Kırımlı olarak değerlendiririm.
Eski Başkanı olduğum Kırım Türkleri Derneği’nin 11-12 Ekim 2014 tarihleri arasında Eskişehir’de düzenlediği Çalıştay’ın sonuç bildirisinde, “Türkiye ve Rusya arasında bu yıl sonunda yapılacak olan Üst Düzey İşbirliği Konseyi’nde ve Türkiye ile Rusya arasında yapılacak olan tüm toplantılarda Kırım Tatarlarının yaşadığı sorunlar gündeme getirilmelidir” tespiti yapılmıştır. Ortak Akıl Çalıştayı Sonuç Bildirisi’nde belirlenen ilkeleri Türkiye-Rusya Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nde Türkiye’nin muhataplarına iletmesi, Türkiye’de yaşayan  Kırım Türklerinin arzusudur. Alınan kararlar günümüzde de geçerlidir:
Kırım’ın 2014 Şubat ayında Rusya tarafından işgali uluslararası hukuka aykırıdır. Rusya 1994 yılında Budapeşte Mutabakatı ile kabul ettiği Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü Kırım’ı işgal ederek ortadan kaldırmıştır.
Kırım Tatarlarının Milli Lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Refat Çubarov ve aktivistleri Kırım’dan uzak tutacak tüm kısıtlama, karar ve uygulamalara son verilmelidir.
Kırım’da insan hakları ve uluslararası hukuka aykırı uygulamalar ile basın, yayın ve haberleşme hürriyetinin önündeki engellemeler kaldırılmalıdır.
Rus işgali ile birlikte Kırım Tatarlarının vatan Kırım’da yaşama, ibadet ve eğitim hürriyetlerini kısıtlayan tehdit, darp, insan kaçırma ve cinayetlere son verilmelidir.
Türkiye ve Rusya arasında bu yıl sonunda yapılacak olan Üst Düzey İşbirliği
Konseyi’nde ve Türkiye ile Rusya arasında yapılacak olan tüm toplantılarda Kırım Tatarlarının yaşadığı sorunlar gündeme getirilmelidir.
Her yıl yapılan 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde tüm dünyada Kırım’da
insan hakları ihlal edilen Kırım Tatarlarının korunması için KTMM’nin Karar alması beklenmektedir.
Kırım’daki Kırım Tatar varlığı her zamankinden daha ciddi tehdit altındadır. Türkiye ve Türkiye dışındaki Kırım Tatarlarının işbirliğini geliştirici somut çalışmaları başlatmaları gereklidir.
Kırım’da vatanlarından diktatör Stalin tarafından sürgün edilmiş Kırım Türklerinin bir daha bu sürgünü yaşamamaları için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuda Putin nezdinde ağırlığını hissettirmesi, Türkiye’de yaşayan Kırım Türkleri için çok önemlidir.
Türkiye ve Rusya arasındaki krizin olumsuz etkileri giderilmeye çalışılırken Kırım Tatar Milli Meclisi üyesi Gayana Yüksel; Rusya’ya Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı’nın ara kararını yerine getirme,  Rusya tarafından işgal edilen Kırım’da Kırım Tatarlarına karşı  uygulamaları  durdurma ve  Kırım Tatarlarının temsil organı Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyet yasağını kaldırma çağrısı yapmıştır.
BM Yerli Meseleleri Daimi Forumu’nun 16’ncı  toplantısının ikinci haftasında,  hakları için mücadelelerinde yerli halklara yardımcı olanlara destek hususunda özel raportör ile diyalog kurulması konulu toplantıda konuşan  Yüksel, “Özel Raportör’ün dikkatini, Rusya’yı köklü halk Kırım Tatarlarına karşı baskıları, takibat ve ırk ayrımcılığını durdurmaya ve halkın temsil organı Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyetlerini yenilemeye mecbur tutan Lahey’deki BM Uluslararası Adalet Divanı’nın ara kararına çekiyoruz” demiştir.
Kırım’ın işgal altında bulunduğu 3 yıl boyunca Rusya’nın Kırım Tatarlarını korkutmaya ve bölmeye, yarımadada meydana gelen olaylar hakkında gerçeklerin sesini susturmaya çalışarak Kırım Tatarlarına karşı baskı uyguladığını vurgulayan Yüksel, günümüzde 23 Kırım Tatarının düzmece suçlamalarla cezaevinde tutulduğunu  açıklamıştır.
Rus baskısının örneği olarak Kırım Tatar Milli Meclisi Başkan Yardımcısı Ahtem Çiygöz’e karşı başlatılan davayı gündeme getiren  Yüksel, Çiygöz’ün, 26 Şubat 2014 tarihinde Kırım’ın işgaline karşı düzenlenen barışçıl mitinge katıldığı için  iki yıldan fazla tutuklu bulunduğunu ve toplu kargaşa organize etmekle suçlandığını söylemiştir. Yüksel ayrıca,  toplantı katılımcıların dikkatini, işgal edilen Kırım’da Kırım Tatarlarının avukatları Emil Kurbedinov ve Edem Semedlayev ile baskılara uğrayanlara hukuki yardım sağlayan diğer avukatlara çekerek şunları söylemiştir:
“Kırım, korku yarımadası olmasının yanı sıra Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisi’nin maddelerinin ihlal edildiği bir yer oldu, çünkü zorunlu izolasyon şartlarında yaşamaya devam ediyoruz. Kırım’da köklü halk Kırım Tatarlarının susması, onların 16 Mart 2014 tarihinde yapılan sözde referandumun sonuçlarını kabul ettiği anlamına gelmiyor. Düzenlenmesi sırasında askeri unsurların baskısı ve demokratik sürecin olmaması dikkate alınarak Venedik Komisyonu tarafından yasallığı kabul edilmeyen sözde referandumun sonuçlarını da kabul etmiyoruz.”
Kırım Haber Ajansı’na (QHA) göre Birleşmiş Milletler  Uluslararası Adalet Divanı, 19 Nisan’da Ukrayna’nın Rusya Federasyonu’na karşı açtığı dava kapsamında ilk kararını açıklamıştır. Divan, Rusya tarafından işgal edilen Kırım’da ulusal azınlıkları koruma amaçlı Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme‘yi ihlal ettiği için Rusya’ya karşı sınırlayıcı tedbir uygulanmasını onaylamıştır.
Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı’nın kararını açıklayan hakim Ronny AbrahamRusya’yı, Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyetlerinin yasaklanması dahil Kırım Tatarlarına karşı sınırlamalardan kaçınmaya mecbur tutmuştur: “Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyetlerinin yenilenmesi dahil olmak üzere Kırım Tatarlarına yönelik çıkarların temsil edilmesine ilişkin sınırlamalardan kaçınılsın. Ukraince eğitim verilmesi sağlansın.”
Mahkeme,  Uluslararası Adalet Divanı’na Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşmeyi ihlal ettiği için bu ülkeye karşı geçici tedbir uygulanmasını kabul etmemiştir. Mahkeme, Ukrayna’nın, uygulanacak geçici tedbirlerin ülkeye verilen zararı durduracak olmasını kanıtlayamadığını açıklamıştır.
Rusya, Adalet Divanı’nın kararını kendine göre yorumlamış ve  kararda Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyet yasağının kaldırılması talebinin olmadığını öne sürmüştür. Fakat, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi 45 ülke Rusya’dan, BM Uluslararası Adalet Divanı’nın kararını yerine getirmesini istemiştir.
Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı, Ukrayna milletvekili Refat Çubarov, Birleşmiş Milletler  Uluslararası Adalet Divanı’nın Ukrayna’nın Rusya’ya karşı açtığı dava  kapsamında  verdiği ara karar ile ilgili olarak Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasını QHA’na şöyle  yorumlamıştır: “Bu tür açıklamalar, saldırgan ülkenin tipik, yüzyıllardır değişmeyen alışılageldik davranışlarıdır. İngilizce olarak net bir şekilde açıklanan ve onlarca önde gelen politikacı tarafından yorumlanan, uzmanlar tarafından Ukraince ve Rusça’ya tercüme edilen, net ve açık şekilde ‘Rusya Kırım Tatar Milli Meclisi yasağını iptal etmeli’ diyen karar, Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın tepkisine neden oluyor! Dün (2 Mayıs) Rusya Dışişleri Bakanlığı, kararda böyle bir talebin olmadığını, Ukrayna’nın her şeyi yanlış anladığını iddia etti… Moskova, yüzyıllar boyunca tarihin izahı dahil olmak üzere tüm alanlarda bu şekilde davranmıştır.”
Çubarov,  Rusya Federasyonu’nun  hiçbir girişiminin,  Ukrayna’nın Kırım’ın işgaline son vermekle ilgili siyasi tavrını değiştirmeyeceğini, ancak işgal edilen yarımada için ve Kırım Tatarlarının vatanlarında yaşama hakkı için mücadelesini daha da güçlendireceğini belirtmiştir:“Biz kendi işimizi yapmalıyız. Sergiler düzenlemeliyiz, tarihimizi öğrenmeliyiz, halkımızın çıkarlarına uygun olan şeyleri yapmalıyız, uluslararası arenada kendimizi savunmalıyız, Uluslararası Adalet Divanı’nın benzer kararlar vermesi için çalışmalıyız ve Rusya’yı köşeye sıkıştırmaya devam etmeliyiz. İstedikleri açıklamalarda bulunsunlar, çünkü söyledikleri her şey yalandır.”
Şubat 2017’de yapılan Kırım Tatar Platformu toplantısında  Kırım Tatar halkının lideri, Ukrayna milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun   değerlendirmeleri de  önemlidir: “Biz Kırım’ı silah zoruyla değil, diplomasi ve yaptırımların baskısıyla kurtarmayı istiyoruz. İşgalden sonra Ukrayna ve dünyada Kırım Tatarlarına bakış bambaşka oldu. Tatarların itibarı çok yükseldi. Zira başka unsurlar da işgale karşı çıksa da, topyekün işgale bir millet olarak direnen tek topluluk Kırım Tatarları olarak öne çıktı. Bu fırsattan faydalanıp halkımız ve Ukrayna için uygun ve faydalı olacak kararların alınmasını sağlayacağız.”
Kırımoğlu, Türkiye’nin son zamanlardaki tutumuna da değinerek şunları söylemiştir:“Türkiye dünyadaki birçok ülkenin uyguladığı yaptırımlara katılmadı. Tersine, şimdi Türkiye-Rusya arasında ‘işbirliği’ ve ‘dostluk’ kelimeleri kullanılıyor. Ambargoya katılmayı bırakın, son zamanlarda iki ülke arasında ticaret hacmi artıyor. Şimdi dünyada bize soruyorlar, Türkiye size bu kadar yakın, en kalabalık diasporanız da orada, Türkiye niye böyle davranıyor diye. Biz elimizden geldiğince Türkiye’yi savunuyoruz. Ama bunlar çok tesirli, çok inandırıcı olmuyor. Diyorlar ki, akrabalık böyle olmaz.”
Kırım, Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya arasında bir barış ve huzur köprüsü olmalı, şövenist yaklaşımlara ortam hazırlayan bir alan asla olmamalıdır.

27 Nisan 2017 Perşembe

"TSK' NIN ŞENGAL OPERASYONU" Yazan: Ahmet Kılıçaslan AYTAR

TSK' NIN ŞENGAL OPERASYONU
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
Türkiye, 29 Mart'ta Fırat Operasyonu'nun tamamladığını ilan ettiğinde;
Askeri kaynaklar,Türk ordusunun üç temel hedefini atladığını bildirdi.
1-Operasyon 5 bin km.karelik bir alanda güvenli bölge oluşturmayı hedeflerken sadece 2 bin 200 km.karelik bir alan kontrol altına alınmıştı.
2-Suriye'nin Menbiç kenti, Kürtlerin kontrolündeki Suriye Demokratik Güçlerinin elindeydi.
3-Türkiye sınırları boyunca uzanan YPG güçleri de atılamamıştı...
*
Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Bizi Suriye'de sıkıştıracaklardı. Fırat Kalkanı'yla oyunu bozduk. Irak'ta Sincar,Telafer ve Kerkük'üyle yeni tezgâhlar kuruyorlar. Onları da başlarına geçireceğiz" diyordu.
Nitekim 25 Nisan'da TSK, Irak'ın kuzeyinde Şengal ile Suriye'nin kuzeydoğusunda Karaçok Dağı bölgelerinde PKK'ya ait hedeflere hava harekâtı düzenledi.
*
Türkiye, Rojava'ya hava harekâtının bilgisini 2 saat önceden Genelkurmay'a çağrılan ABD'li ve Rus askeri ataşelere bildirdi.
ABD tepkilidir "Hava saldırılarının gerçekleşmesinden bir saatten daha kısa süre önce bilgi verildi.  IŞİD'e karşı savaşta bir ortaktan ve müteffikten bekleyebileceğiniz türden bir koordinasyon değildi " dedi.
Rusya, "Türkiye'nin IŞİD'e karada karşı koyan Kürt güçlerine saldırdığı, yürütülen bu operasyonun kabul edilemez olduğunu" açıkladı.
İran ise "Hangi hedef ve gerekçeyle olursa olsun ülkelerin ulusal egemenliği ihlali, uluslararası kurallar ve hukuk normlarına aykırıdır. 
Bölgede istikrarsızlığın sürmesi ve güçlenmesine zemin sağlar" dedi...
*
TSK'nın harekâtı, 16 Nisan Referandumu'nun şaibeleri çerçevesinde,
1980 darbesinden bu yana ilk kez Türk demokrasisinin uluslararası boyutta meşruiyetinin ciddi şekilde tartışıldığı sırada gerçekleşti.
Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, muhtemelen ABD veya AB ile ilişkilerde iyi sonuç vermeyen dış politikayı araçsallaştırmaya devam ettiği,
Dikkatleri referandum sonuçlarından uzaklaştırmak için Şengal ile Karaçok Dağı bölgelerine saldırmak gibi tavsiye edilmemiş sınır ötesi maceralara atıldığı biçiminde algılandı...
*
Halbuki PKK ve uzantısı örgütler, Suriye operasyonlarını Afrin- Rojava bölgesi-Irak arasında mal dolaşımını kolaylaştırma öngörüsüyle yapmaktaydı.
Çünkü Rojava bölgesi Kürtleri, Cezire kantonunda ürettikleri tahılı, pamuk, buğday, yağı ve yakıtı Batı Suriye'ye ve Afrin kantonuna göndermek,
Irak'ın Peshkhabur kentine yapılan kuzeydoğu geçidiyle de uluslararası piyasalara ulaşmak zorundadır.
Bu yüzden Şengal, Rojavalı PKK ve uzantısı örgütler için Kuzey Irak Kürt Yönetimi'nden bağımsız hareket etmek ve Irak- İran'a ticaret koridorunda olması nedeniyle stratejik önemdedir.
*
Bu noktada, Suriye Kürtleri daha fazla bağımsızlık isteğine rağmen yakın vadede ekonomik çıkarlarını güvence altına almak için Esad rejimiyle anlaşmalar yapmak konusunda isteklidir.
Nitekim Kürtlerin bu operasyonları yapabilmesi de hâlâ Esad rejiminin iyi niyeti gerekiyor.
Ama Kürtlerin aynı istekliliği;
Bir yanı devletçiliğe, diğer yanı dini mitolojilere ve dini ideolojiye dayanan karmaşık bir yapı olan,
Üstelik bir devlet ya da bir ideoloji olarak nasıl davranacağı bilinmeyen İran'a da gösterme hali;
İsrail ve ABD emperyalizminin tüylerini diken diken ediyor...
*
Çünkü İsrail ve ABD; İran'la karşı karşıya kalırlarsa Orta Doğu'yu herkese kaybedeceklerini,
Tahran'a Irak, Suriye ve Lübnan'da yerleşim vermek zorunda kalacaklarını,
Halbuki ideolojik rejimlere yerleşme imkanı verilirse, onların daha fazla şey kazanmak için iddialarını savunmaya devam edeceklerini,
Sonuçta bölgede onlarca yıldır devam eden çatışmalar ve savaşlara yeni bir yol daha açılacağını düşünüyor. 
*
O yüzden İsrail ve ABD emperyalizmi, Orta Doğu'da sürdürülebilir istikrarlı bir statükonun oluşturulmasında;
İran ve Suudi Arabistan'ın siyasi alanda yaşadıklarından,
Sünni Araplar ile Şiiler arasında bölgesel bir anlaşmaya varmanın çok uzağında olunduğu gerçeğinden hareket ediyor.
*
Bu bakımdan,
1-İsrail'in kumandasında ve Arap Ligi himayesinde NATO uzantısı ortak bir Arap Savunma Ordusu,
2-Terörle mücadeleye yönelik Suudi Arabistan merkezli ve nüfusunun çoğunluğu Sünni Müslüman ülkeler arasında savunma paktı benzeri bir koalisyon oluşturulmuştur.
Bu suretle;
1-İsrail'in çıkarlarına hizmet eden Sünni Arap ülkelerinin tutum ve politikalarında ortaklık sağlanmıştır.
2-Suudi Arabistan'ın, İran'ın Şii hilâliyle yayılma stratejisine karşı Şiiliğin bulunduğu her yerde etki alanını arttırması ve Şiiliğin yayılmasına karşı kalkan oluşturmasının önü açılmıştır.
3-Ortadoğu'daki güç merkezi Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtılırken, bölgede Sünni Arap ülkeleri ordusunun gerektiğinde doğrudan doğruya Şii İran ordusuyla karşı karşıya kalması öngörülmüştür.
*
Şimdi ABD Başkanı D.Trump, Rojava ile ilişkileri yeniden şekillendiriyor.
ABD, mevcut Rakka operasyonu ve devamında Kürtlerle birlikte İŞİD'e karşı savaşmayı taktik açıdan mantıklı bulsa da,
Bir süre sonra Kürtlerin sırtından İran'ın bölgede yerleşmesi olasılığının dahi stratejik açıdan zararlı olacağını düşünüyor.
İŞİD'e karşı tek etkili güç olan PKK uzantısı YPG/PYD'ye alternatif olarak, ABD askerleriyle güçlendirilecek Sünni Arap güçlerinin öne sürülmesi öngörülüyor.
*
Nitekim Türkiye ki; NATO uzantısı kurulan ortak Arap Savunma Ordusu'nun bir üyesidir.
Tahran'ın "Şii Hilali"yle Rojava'da olası yayılma stratejine karşı,
Irak'ta Şengal ve Suriye'de Karaçok Dağı bölgelerinde PKK'ya ait hedeflere hava harekâtı düzenlemiştir.
Bu suretle Washington, İŞİD'le mücadelede öncelik verdiği  YPG/PYD  ile birliktelik sürecinde Ankara ile ilişkilerin gergin kalması taktiğine son vermiştir.
Türkiye ise  PKK ve YPG/PYD ile mücadelede ABD'ye yük getirmeyeceğinin mesajını vermiş bulunuyor. 
*
Sonsöz;
1-İsrail'in askeri stratejisi gereği, İsrail'in çevresinde güvenli bir bölgenin oluşturulmasında; Türkiye vasıtasıyla İran'a bir güç gösterisi yapılmıştır.
2-İsrail'e en uzak mesafedeki füzelerin bertaraf edilmesi için düşman devletler sınırları ötesinde koruma daireleri oluşturulması esasına yönelik olarak da;
İşte Kuzey Irak'ta Bağımsız bir Kürt Devleti'nin yolu açıktır.
3-Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, İslamcı Cihadizm'in önderi değil bir demokrat olmasını düşünmek boştur.
4-PKK ve uzantısı terör örgütlerinin sonu görünüyor.
5-Rusya, şu dakikada İslamcı Cihadizm ideolojisi ve bu ideolojiden neşet eden terör örgütlerinin yok edilmesinde ABD ile stratejik ortaktır. 
6-ABD Temsilciler Meclisi ve Senato'da  kabul edilen "İran Yaptırımlar Yasası"nın 10 yıl daha uzatılması kararı doğrultusunda İran'ın tecridi güçlenerek sürüyor. // 28.4.2017

22 Nisan 2017 Cumartesi

ESAS FETÖ’CU KİM? _ Rıfat Serdaroğlu

ESAS FETÖ’CU KİM?
Rıfat Serdaroğlu
​HSYK Başkanvekili Hamsici, mahkemedeki savunmasında şunları söylemişti;
“2011 yılındaki Yargıtay ve Danıştay seçimlerinde kimlerin seçileceğini belirlemek için, Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Karaman’ın EMRİYLE, Genel Sekreter Mehmet Kaya’nın evinde toplandık. Evde FETÖ’cu diye bilinen Yüksek Yargıçlar da vardı.
Seçilecek kişilerin listesi FETÖ’cu Yargıçlar tarafından bize verildi.
Ertesi gün yapılan seçimlerde 108 Yargıtay üyesinin 107’si, Danıştay üyelerinin ise tamamı listedeki FETÖ’cular olarak seçildiler…”
Soru şu; Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Yüksek Yargıyı FETÖ’ne teslim edecek böyle korkunç bir ihaneti, Başbakan’ına sormadan, talimat almadan yapabilir mi?
Bakan Ergin, kendi kararıyla bu ihaneti yaptıysa neden hala serbest gezer?
Türkiye’de Savcıların köküne kıran mı girdi, yoksa onun da TOKİ Bakanı gibi “Ben ne yaptıysam Başbakan istediği için yaptım” demesinden ve belge açıklamasından mı korkulur?
Gelelim YSK’daki gizli FETÖ’cu iddialarına;
-Başkan Sadi Güven;
Sadi Güven, 19 Nisan 2005- 2013 yılları arasında Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı olarak çalıştı. Daha sonra, Gazeteci Müyesser Yıldız’ın dediği gibi “2010’dan sonra FETÖ’nün Yargıdaki örgütlenme karargâhı” denilen Türkiye Adalet Akademisinde 10 Nisan 2009-27 Şubat 2014 arası görev yaptı! YSK teamüllerine göre en kıdemli Yargıtay üyesi Başkan seçilirdi. Cemaat, kıdemsiz olan Sadi Güven’i seçtirdi!
-Zeki Yiğit;
Önce Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdür Yardımcısı, sonra da 2008-2011 yıllarında Bakanlık Müsteşar Yardımcısı olarak çalıştı!
-Zeynep Nilgün Hacımahmutoğlu;
2010-2014 yıları arasında HSYK asil üyesi oldu. HSYK 1. Dairesinde görev yaptı!
Eylül 2016’da YSK üyesi seçildi!
-Yunus Aykın;
15 Aralık 2014’te Danıştay üyeliğine seçildi. Öncesi Başbakanlık Müşavirliği görevinde bulundu. Eylül 2016’da YSK üyesi seçildi!
-Kürşat Hamurcu;
Adalet Bakanlığı İşyurtları Kurumu Başkanlığı yaptı. Eylül 2016’da YSK üyeliğine seçildi. Eski Adalet Bakanı M. Ali Şahin’in hemşerisidir!
YSK’nın 3 üyesi Ocak 2013’te, diğer 4 üyesi ise Eylül 2016’da atandı.
Yani YSK’nın 9 (DOKUZ) üyesi Eylül 2016 da bizzat Erdoğan tarafından seçilerek, elenerek, konuşularak, sakın haa denilerek görevlendirilmişlerdir!
Soru şu;
Fethullah Gülen Terör Örgütü, AKP Hükümetlerinin Adalet Bakanlarının desteğiyle Yüksek Yargıyı ele geçirirken, siyasi makam sayılan (Müsteşar-Müsteşar Yardımcısı-Başbakan Müşaviri) görevlerinde bulunan bu kişiler ne yaptılar? Bakan emrine uyup FETÖ’ne mi çalıştılar, yoksa Anayasa ve Yasa dışı bu kadrolaşmaya karşı çıkıp itiraz mı ettiler?
Değerli Okurlar;
AKP 15 yıldır iktidarda, üstelik tek parti olarak!
Bu 15 yılda sizler, herhangi bir bürokratın, herhangi bir Yargı mensubunun, herhangi bir üst düzey Emniyet yetkilisinin;
Türk Ordusunun çökertilmesine-Kozmik Odaya girilmesine- Yargının FETÖ’ne peşkeş çekilmesine karşı çıkıp (Eyy Türk Milleti, ben bu ihanete ortak olamam) diyerek kamuoyunu bilgilendirdiğini ve İSTİFA ettiğini duydunuz mu?
Ben duymadım! Sizler duyduysanız lütfen bize iletin, yazalım!
Gerçek şudur;
Her türlü kötülük ve ihanet, AKP Hükümetlerinin ve (FETÖ-Barzani-Din Simsarları) olarak tanımlayabileceğimiz koalisyon ortaklarının ve özellikle CIA desteğiyle yapılmıştır.
Gerçek FETÖ’cular işte bunlardır. Vesselam…
Son soru şu;
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin geleceğini, Türk Milletinin varlığını, terör örgütleri eliyle yıkmaya çalışanlar, 16 Nisan’daki referandumda “Oy Hırsızlığı” yaparlar mı, yapmazlar mı?
Not;
Arzu eden AKP’li Başkan-Başbakan-Bakan ile Türk Milletinin önünde tartışmaya hazırım. Sıkıyorsa tabii…
Sürekli tekrar edilen yalanlardan, ihanetlerden, hainlerden, ilkellikten, pislikten bıktık artık! 
Yetti gari…
-----------2,5 milyon mühürsüz zarfı geçerli sayan YSK, 2014'te AKP'nin talebiyle 1 sandık için seçimi iptal etmişti!… Seçim kanunu 98.madde: Mühürsüz zarflar geçersizdir.

14 Nisan 2017 Cuma

ÇOK ÖNEMLİ: "ABD KONGRESİNİN DENETİM GÜCÜ: ‘HEARİNG’ NEDİR?"

ABD KONGRESİNİN (KAMU VİCDANI VE HALKIN) DENETİM GÜCÜ: ‘HEARİNG’ NEDİR?
ABD Kongresindeki ‘hearing’leri TV’ler canlı yayınlıyor ve dileyen vatandaşlar da toplantıya katılıp izleyebiliyor.
CEMAL TUNÇDEMİR
22 Ekim günü Amerikan Kongresinden dünyaya yayılan görüntüler büyük ilgi uyandırdı. Manzara adeta bir duruşma salonunu andırıyordu. 12 milletvekilinden oluşan bir komite, biraz yüksekçe bir platformda dizili olarak oturuyordu. Karşılarındaki ‘sorgu’ sandalyesinde birinci Obama kabinesinin dışişleri bakanı Hillary Clinton vardı.
Soruşturma komitesi, 2012’de Bingazi’de aralarında ABD’nin Libya Büyükelçisinin de olduğu 4 Amerikalının öldürülmesinde ihmal olup olmadığı ve benzeri bir olay yaşanmaması konusunda önlemler alınıp alınmadığını araştırmak üzere 2014’te kurulmuştu. Sabah 10:00’da başlayan sorgu oturumu akşam saat 21:00’de sona erdi. Peki Kongre, çok üst düzey bir politikacıyı 11 saat boyunca hem de canlı yayınla herkesin gözü önünde böylesine sorgulama gücünü nereden alıyordu?
1787 yılında Amerikan Anayasasının yazımına katılan 55 temsilcinin en ortak özelliği kendilerini ‘cumhuriyetçi’ olarak tanımlamalarıydı. Bir kraldan yeni kurtulmuşlardı ve bu nedenle Anayasayı yazarken öncelikli kaygıları bir kişi, zümre veya çoğunluk lehinde güç tekeli oluşmamasıydı. Yeni kuracakları devlette demokrasinin yerini uzun uzun tartıştılar. Cumhuriyetçiliğin geleneksel tarifi ile demokratik konsept arasındaki dengeyi bulmak için büyük çaba harcadılar. Nihayetinde ortaya, başkanlığı değil, Kongreyi devletin merkezine yerleştiren Amerikan Anayasası çıktı.
Amerikan Kongresinin gazeteciliğin geleceğinden, benzin zamlarına, istihbarat kurumlarının yasadışı faaliyetlerinden, beyzbolda doping kullanımına kadar geniş yelpazede sorunları sorgulaması işte bu anayasal konumundan kaynaklanıyor.
Kongre, mevcut komitelerinden biri veya özel bir komiteye, ilgili herkesi davet edip ifadesine başvurabiliyor. Amerikan siyasi literatüründe kısaca ‘hearing (ifadesini alma)’ deniyor bu oturumlara. Komitenin muhatabını çağırma amacına göre, ‘hearing’, bir tür yargısal duruşma, dert dinleme, görüşüne başvurma, kurumun görevini yapıp yapmadığını sorgulama veya bakanlığa federal yargıçlığa, federal kurumların yöneticiliklerine, komutanlıklara atanmak istenenlerin mülakat sınavı hüviyeti kazanıyor. Hangisi olursa olsun hiçbiri tiyatral değil ciddi sonuçlar doğuran oturumlar. Bu nedenle de Kongre’ye ifadeye çağrılan kişiler için gerçekdışı veya yanlış yönlendirici bir beyanın cezai yaptırımı var. Kongreye yalan beyandan dolayı yargılanıp mahkum olan çok sayıda yetkili var.
Örneğin, Bush yönetiminin İçişleri Bakan Yardımcısı, Abramoff Skandalını araştıran komiteye gerçeği yansıtmayan bilgi verdiği gerekçesiyle hapse mahkum oldu. Yine bir başka komite, İstihbarat Başkanı James Clapper’ın, NSA’ın dinleme faaliyetleri hakkında Kongreyi yanlış yönlendiren bir yanıt verdiği ortaya çıkınca suç duyurusunda bulundu. Clapper, Kongreden özür dileyerek soruyu yanlış anladığını belirtince savcılık soruşturmasından kıl payı kurtuldu.
Çok sayıda devlet yetkilisinin mahkum olmasıyla sonuçlanan ‘hearing’ler de oldu. Ronald Reagan yönetiminin bazı üst düzey yetkililerinin ABD’nin silah ambargosu uyguladığı İran’a gizlice silah sattığı ve bundan elde ettiği geliri de Nikaragua’da rejim karşıtı Kontra gerillalarına destekte kullandığı ortaya çıkmıştı. Kongre soruşturma komitesinin canlı yayında ifadesini aldığı kişilerden biri de bütün bu ilişki ağının merkezindeki isim olan Yarbay Oliver North’tu. Komite üyesi John Nields’ın, ‘bu komite soruşturmasının temel amacı, gerçeğin ve şeffaflığın, gizlilik ve yanıltmanın yerini almasıdır’ sözü ile Yarbay North’un ‘Buraya gerçekleri konuşmaya geldim. İyi, kötü ve çirkin gerçekleri’ yanıtı, Kongre tarihinin en ünlü ‘hearing’ cümleleri arasına girdi. Komite Reagan’ın bu yasadışı işten haberdar olduğuna dair bir delil bulamadı ama aralarında Savunma Bakanı Caspar Weinberger’ın da olduğu 14 yetkili hakkında dava açıldı 11’i mahkum oldu. İfadelerinde bazı bilgileri yanlış verdikleri tespit edilen Ulusal Güvenlik Danışmanı John Poindexter ile Yarbay North hakkında ayrıca Kongreye yalan beyandan da mahkemeye sevk edildiler ve mahkum oldular.
Bir ABD Başkanını istifaya sürükleyen komite oturumları bile oldu. Watergate Skandalı koptuğunda kurulan Watergate Araştırma Komitesinin sorguları, Richard Nixon yönetiminden aralarında bakanların da olduğu 40’tan fazla üst düzey ismin mahkum olup hapse girmesine, Temsilciler Meclisinin de Nixon için azil sürecini başlatmasına yol açtı. İstifa etmek zorunda kalan Nixon, hapse girmekten selefi Gerald Ford’un affıyla kurtuldu. Bu tarihi komitenin 319 saati bulan toplantılarını Amerikalılar televizyondan soluksuz izledi. Öyle ki komite hukukçusu Jim Hamilton, ‘gelmiş geçmiş en iyi televizyon dizisiydi’ nitelendirmesinde bulunacaktı. Senatör Howard Baker’ın sorguladığı yetkililere yönelttiği, ‘Başkan bu konuda ne biliyordu ve bunu ne zaman öğrendi?’sorusu sonraki yıllarda Kongre soruşturma literatürünün en ünlü sorgu klişesine dönüştü.
Cadı avına dönüştüğü de oldu
‘Gerçeğin yalanın yerini alması’ amacı taşıyan komiteler gibi, ‘paranoyanın gerçeğin yerini almasına‘ uğraşan komiteler de kuruldu. Örneğin 1938 yılında ABD’deki Nazi faaliyetlerini araştırma gerekçesiyle kurulup, 1940’lı yıllarda Hollywood’ta bile komünist avına çıkan Amerika Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi (HUAC). Yine bir döneme adını veren Joseph McCharty’nın başkanı olduğu senato alt komitesi.
Demokrasinin en önemli özelliği sorunlarına kendi içinde çözüm üretebilen bir işleyiş olması. ABD’yi McCharty komitesinin utancından kurtaran da bir başka Kongre komitesi oldu. McCharty’nin ordu içinde de komünist avı başlatma çabası onu orduyla karşı karşıya getirmişti. Krizi araştırmak için Senatoda bir alt komite daha kuruldu. McCharty’den çok rahatsız olan ama halktaki yüksek popülaritesi nedeniyle sesini çıkaramayan dönemin Senato lideri Lyndon Johnson ve ABD Başkanı Eisenhower bunu bir fırsat gördüler. McCharty’nin sığ kabadayı karakterini Amerikan halkının görmesi için komitenin ifade oturumlarının televizyondan canlı yayınlanmasını sağladılar. Söz konusu ‘hearing’ televizyondan canlı yayınlanan ilk ‘hearing’ oldu. McCharty’nin askeri hukukçu Joseph Welch’i sorguladığı 9 Haziran 1954 günü aralarında yaşanan bir diyalog, düşüşünün de başlangıcı oldu. McCharty, Welch’in genç avukat asistanlarından birini de komünist ilişki ağına dahil etmeye uğraşınca, Welch dayanamadı ve ‘ahlak duygusundan bu kadar mı yoksunsunuz efendim? Hiç mi insafınız kalmadı?’ diye çıkıştı. Bu çıkış ülkede büyük yankı uyandırdı. McCharty popülaritesini hızla kaybetti. Anti komünist söylemini sürdürdü ancak artık Senato’da boş koltuklara konuşuyordu, saygı görmüyordu ve kimse de ondan korkmuyordu. Alkolik oldu. 1957’de 48 yaşında hepatit hastalığından öldü.
Elbette ki Kongre komitelerinin ifade oturumları sadece soruşturma amaçlı değil. Her yıl farklı komitelerde binlerce ‘hearing’ yapılıyor. ABD Başkanının, bakanlık, yargıçlık, büyükelçilik, genelkurmay başkanlığı, CIA başkanlığı ve diğer federal kurumların tamamının başına yaptığı atamalarda, atanan kişi, görevine başlayabilmek için ilgili Senato komitesinde ‘ifade’ vermek zorunda. Senatörler, kamuoyuna açık şekilde, atanan kişiye, liyakatını, bilgisini ve amaçlarını sorgulayan sorular sorar. Sonra da bu atamayı onaylama veya onaylamama yönünde Senato’da oylama yapılır. Yine her hangi bir yasa tasarısından önce de ilgili konuda uzmanlar, yetkililer ve etkilenecek vatandaş gruplarını temsilcileri ilgili komitede ifade vermeye davet edilir. Bununla, yasanın herkesin ortak çıkarına en üst uyumu hedefleniyor. Bu ABD Kongresine de özgü değil. Bütün eyalet kongreleri ve belediye meclislerinde de benzeri uygulama var.
Peki rutin bir uygulamaysa Hillary Clinton’ın katıldığı ‘hearing’ neden bu kadar yankı yaptı?
Çünkü, Clinton aynı zamanda ABD başkan adayı. Önseçimlerin başlamasına yaklaşık 100 gün ve başkanlık seçimine yaklaşık 1 yıl var. Onu sorgulamalarında asıl amaçlarının siyasi olduğunu açıktan söyleyen Cumhuriyetçi liderler bile oldu. Aslında bu tür Kongre ifade oturumlarının çoğu doğası gereği partizan. Bunların partizan olmasında yanlış birşey de yok. Çünkü yürütme gücü üzerinde en güçlü denetim, onun işlerinde hata arayan muhaliflerince yapılır. Bu, yürütme gücünü kullananları da işlerini yaparken daha özenli olmaya zorlar. Herkes için bir kazançtır.
İşte bu nedenle Hillary Clinton, seçim gezilerinde komiteye ‘siyasi art niyet’ ithamında bulunsa bile, ‘hearing’ sırasında buna hiç girmedi. 11 saat boyunca komitenin tüm sorularına sabırla yanıt verdi.
Cumhuriyetçilerin amaçları ne olursa olsun çabaları, gazeteci Kevin Drum’ın ifadesiyle ‘oyunun kuralına uygundu’. Haklı olanın çekinmeyeceği bir mücadele bu. Nitekim Clinton 11 saatlik sorguya rağmen kazanan taraf oldu. Asıl kazanan ise Amerikan demokrasisiydi.
***
Cemal Tunçdemir‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz
Bu yazı ilk olarak, Aljazeera.com.tr‘de yayınlandı.

8 Nisan 2017 Cumartesi

"KERKÜK'ÜN "TARTIŞMALI" STATÜSÜ" Babür Hüseyin ÖZBEK

KERKÜK'ÜN "TARTIŞMALI" STATÜSÜ
Babür Hüseyin ÖZBEK, 07 Nisan 2017
Bizi, Türkiye’yi yönetenler bilinçli olursa, sahip oldukları siyasi, askeri ve ekonomik gücün eğer idrakında iseler Türkiye’yi kuşatan bölgede hiçbir güç bize rağmen operasyon yapamaz, bizi tehdit edemez. Ancak yaşanan gerçek durum hiç de böyle değil; bilhassa güney ve güney – batı Anadolu ile Ege’deki adalar meselesinde sıkıntı had safhada.
01 Nisan 2017’de Hatay’da hududa 3-4 km. mesafedeki Esad Muhalifleri’nin Karargahı vuruldu. Sınırdaki Cisr es-Sugar ilçesinin En Naciye ve El Gasaniye köyleri Katil Esad’ın Rusya güdümlü uçaklarının saldırısına uğradı. Bunları yeryüzünde durduracak güç yok mu? Takip eden günlerde zehirli – sarin sinir gazı ile İdlib bölgesine saldırı devam etti. Sonuç mu, Rusya Birleşmiş Milletler’de hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti ve ediyor. Büyüklük iddiasında olan milletler katliam yapmazlar, savaş suçu işlemezler, Sayın Dimitry Peskov bunu patronu V. Putin’e uygun bir lisanla ve onu sinirlendirmeden anlatabilmeli.
Bakış açısını biraz daha genişletelim; Akdeniz’de Yayladağı Türkiye – Suriye hududundan Şemdinli’nin güney doğusundaki Türkiye – İran hududuna kadar olan 1289 km.’lik ( 911 km.’si Suriye, 378 km.’si Irak) mesafe uzun mu uzun, belalı mı belalı, krizlerle dolu bir sınırımız var. Ne bu sınırları, ne bu sınırların güneyinde kalmış, gözlerini Ankara’ya çevirmiş tarihin bize sorumluluk yükleyerek bıraktığı ecdat yadigârı Türkmen = Türklere yeterince sahip çıkılamıyor.  Onlara parlak nutukların arasına serpiştirilmiş cilalı, damardan aldatıcı sözlerin dışında bir şey veremiyoruz.
99 yıl önce 25 Ekim 1918’de Kerkük İngilizler tarafından işgal edildi. İşte o gün o bölgede gönderlerdeki Türk bayrakları indirildi. Ülke İstiklal Harbi’nin sancıları ve yokluklar içinde idi. Çok yönlü sıkıntı vardı. Ve 5 Haziran 1926’da Ankara Antlaşması ile hem Kerkük’ü hem de Musul’ü İngiliz emperyalizmine terk ettik.
Yıllar birbirini kovalarken devlet (T.C.) bir asırdır (ne dün ne bugün) olmayan bölge politikası ile hiçbir çıkış yapamadı. 14 Temmuz 1959’da Moskova’dan dönen şimdiki Barzani’nin dedeleri Molla Mustafa Barzani komünist militanları ile Kerkük’te kanlı bir katliam yaptı, zamanın hükümeti donuk, sönük, etkisiz birkaç demeçle o cinayetleri geçiştirdi. Neden? Çünkü Türkiye’nin bir Irak politikası yoktu Musul ve Kerkük’ün statüsü nasıl olmalı, T.C. neyi, nasıl savunmalıydı, kimsenin bu konuda hiç hazırlığı yoktu.
Eğer o günlerde Türkiye destekli bir Irak Türkmen silahlı gücü kurulsa ve bedeli ne olursa olsun desteklense idi bugün aynı mekânlarda yaşayan Türkmen, Arap ve Kürt halkın yanında diğer iki millet gibi Türkmen bayrağı da dalgalanacaktı.
36’INCI PARELELİN 45 KM. GÜNEYİ
Türkiye 1991 Körfez Krizi’nde gerekeni yapmadı, sessiz ve pısırık kaldı. 
Uzun uzun 36’ıncı Parelel’in kuzeyinin “Kırmızı Çizgimiz” olduğu söylendi. Kerkük 36’ıncı Parelel’in 45 km. güneyinde anlı şanlı bir Türkmen şehri idi. Sanki Musul kuzeyinde kaldı da T.C. burada etkili olabildi mi?
Irak’ta ülkenin tek geliri petrol ve petrol ürünleri. Kerkük Basra’dan sonra en büyük petrol rezervlerine sahip kent, tüm üretimin % 40’ı bu bölgedeki kuyulardan çıkıyor. İl sınırları içinde yüksek kalitede, dünya normlarının da üstünde “ iyi “denen bir graviteye sahip 5 petrol kuyusu var. Ancakbu kuyular ve bölge 2014’ten sonra Amerikan uydusu Erbil kontrollü KYP ve KDP’li Peşmerge’nin emrine girdi.
Irak hep kaosla, dış baskılarla, ihtilâllerle iç içe yaşadı. 1968’de askeri darbe ile Baas Partisi yönetime geldi. Hem Türkmenlere hem Kürtlere çok sert ve acımasız davranıldı. Felaket bir Araplaştırma politikası aldı başını gitti. 1972’de şehrin adı “Temim” olarak değiştirildi. Saddam Hüseyin (1937 – 2006 ) herkesi her şeyi tehdit ederken Türkiye’de kendine düşeni aldı.
2003’de Irak’ın ABD tarafından işgalinin ardından 15 Ekim 2005’de yeni bir anayasa yapıldı. Buanayasanın 140’ıncı maddesi ile Türkmenler’i de kapsayan (yetersiz ve eksik olmasına rağmen basit bir statü ile ) aşağıdaki 2 maddeden oluşan bir düzenleme yapıldı:
a - ) Saddam Hüseyin zamanında ülkelerinden sürülüp çıkarılan muhacirler yerlerine geri dönecekler.
b - ) Ve sonra nüfus sayımı yapılacak.
Bu şartlar işlemedi, eğer işleyen kısmı varsa o da gayri resmi olarak gereğinden fazla zorlama ileKürt göçmenleri Kerkük’e yığdı. Türkmenlerin nüfus kâğıtları ve tapu kayıtları sistematik olarak imha edildi, kasten tahrip edildi. O tarihlerde yönetimde Amerikan güdümlü Bağdat hükümetleri ile Ankara’da Mesud Barzani ve Kürt Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin kol kola olduğu bir T.C. hükümeti mevcuttu.
Pardon, ne dediniz, “Türkiye’nin tartışmalı Kerkük meselesi ile ilgili tutumu nedir?” diye mi soruyorsunuz, “Önceden tespit edilmiş öyle tutarlı bir politikamız henüz mevcut değil beyler.”
21’İNCİ ASIR KÜRT ASRI OLACAK
Sizin kulağınıza da geliyor mu bilmiyorum; “21’inci Asır Kürt asrıdır.” diyor bazı sözde Kürt aydınları, yazarları. Onu bilmiyorum, yorum yapamam ama bu “ Kürt Asrı” sözü T.C.’ye zarar verirse veya verecekse bilin ki bedeli ağır olur. Ben derim ki Irak’ta elde ettiğiniz mekânlarla bölgede nasıl, nereye kadar tutunursunuz bu sizin, sizi yöneten Pentagon mühürlü, Moskova bürolarından akıl, silah, personel ve her türlü güç almayı şimdilik beceren adamlarınızın yarın işler ters giderse Kürt halkına ne diyeceklerine bağlı.
Mesut Barzanı palazlandı, artık işi büyütüyor. 28 Mart 2017’de Kerkük’te resmi binalara Arap bayrağının yanında Kürt bayrağının asılmasını uygun görüyor,  savunuyor ve hatta 2017’de Kürdistan’ın bağımsızlığı için referandum çalışmalarına başlıyor. Celal Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Mesud Barzani’nin Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) iç çekişmeleri bir tarafa bırakıp omuz omuza işbirliği yaptılar. KDP politbüro üyesi (Onlar eski komünist terimleri kullanıyorlar) Mahmut Muhammet yaptığı toplantılar sonunda herhalde Barzani’den direktif almış olmalı ki: “Bağımsızlık referandumu bu yıl yapılacak “ dedi.
Irak Türkmen Cephesi ( I.T.C.) lideri Erşad Salihi Kerkük’te ne kadar güçlü? Erdoğan – Yıldırım hükümeti “ Kerkük Kürtlerin Küdüs’üdür.”  diyen zihniyetle anlaşır mı, ipler bir yerden sonra kopar mı belli değil. Belli olan T.C.’nin bir asır boyunca tartışmalı kadim Türk yurdu Kerkük meselesinde kalıcı, koparıcı bir politikasının olmadığı.
Yürekleri yakan, söylerken Mehmet Özbek’in kendine has coşkulu bir ruh kattığı ünlü Kerkük hoyratından bir dörtlük:
            Ah Kerkük, yüz ak Kerkük
            Her zaman yüz ak Kerkük
            Ölseydim düşmeseydim,
            Men senden uzak Kerkük….
Babür Hüseyin Özbek <bhozbek44@gmail.com>

29 Mart 2017 Çarşamba

KUR'AN-I KERİM'İN "İNSANLIK ÂLEMİ'NE" İNDİRİLME AMACINI DOĞRU ANLAMALI VE BİZ TÜRKLER O'NU MUTLAKA TÜRKÇE OKUMALIYIZ

TAKDİM: KUR'AN IN BİZLERE İNDİRİLME AMACINI DOĞRU ANLAMALIYIZ
Sayın Haluk Gümüştabak çok önemli bir konuya parmak basmıştır. Kuran Türkçe olarak ve düşünülerek okunmalıdır. Niçin. Çünkü yüce Yaratanın emirlerini, insan ancak kendi dili ile anlayabilir. Yazıda verilen örnekler de çok güzel olmuş.  Yüce Yaratan Kur'an'i kerimi Arap kavmine gönderdiği için Arapça olarak göndermiştir. Allah indirdiği hükümleri, kanun ve kuralları anlayabilmemiz ve üzerinde düşünebilmemiz için, gönderdiği tüm kitapları, o toplumun dilinden indirmiştir.
Yazar diyor ki: ÖRNEĞİN İNCİL ARAMİCE DİLİNDE, TEVRAT İBRANİCE İNDİRİLMİŞTİR.  Bugün bu kitaplara inanan toplumların hepsi, kitapları kendi dillerinden okumaktadırlar. Hiç kimse bilmediği dilden okumaya çalışmamakta ve inandıkları kitapta Allah'ın ne anlattığına, ne istediğine toplumlar önem vermektedir. Yani hiçbir ülke kendi dillerine çevrilmiş kutsal kitapları hakkında, bu orijinal dilinde değil, bu asıl İncil sayılmaz gibi düşünceyi akıllarından bile geçirmiyorlar. Peki, bizler nasıl düşünebiliyoruz, işte onu anlamak mümkün değil.
Din araştırmacısı ve din konularında otorite olan Sayın Güner Akça da Altaylı Yayınları arasından çıkardığı "Sıratı Müstakim" adlı kitabında da aynı düşünceleri paylaşmıştır. Kitabın ön kapağına ise  " Türkler dinini kendi diliyle yaşamayan tek milletir" diye yazmıştır.
Kur'an'ı Kerimi kendi diliyle okumayan, okurken düşünmeyen Müslümanların Müslümanlık dinini tam olarak anladıkları ve yaşadıkları söylenemez. SEVR   dinimizi kendi dilimizle öğrenmemenin ve yaşamamanın acı bir sonucu olduğu asla unutulmamalıdır. Çünkü " Bilim Çin'de olsa bile gidip alan" ve " Beşikten mezara bilim okuyan" bir milleti SEVR masasına götürecek kuvvet yeryüzünde yoktur.
Gönderen: M.Kemal Adal <adalkemal1@gmail.com> 
KUR'AN IN BİZLERE İNDİRİLME AMACINI DOĞRU ANLAMALIYIZ.
Haluk Gümüştabak
Biz Müslümanlar olarak acaba, Kur’an ı gereği gibi tanıyor muyuz? Kur’an ın indirilme amacını biliyor muyuz, burası çok önemli. Eğer bunun farkında değilsek, ondan gereği gibi faydalanmamızda mümkün olmayacaktır. Bir okurum bana şöyle bir soru sormuş, aslında bu soru, bizlerin Kur’an gerçeklerini anlamadığımızı ve bizlerin Kur’an dan gereği gibi faydalanamadığımızı gösteriyor.
“Allah Kur'an ı düşüne düşüne okuyun diyor ama meali düşüne düşüne okuyun demiyor, yanlış mı anlıyorum acaba.”
Bunu söyleyebiliyor ya da düşünebiliyorsak, bizler Kur’an ın ne olduğunu bilmiyoruz ve indiriliş sebebini de anlamamışız demektir. Allah Kur’an ı neden Arapça indirdiğini anlatırken, siz Arap bir toplumsunuz, onun için Arap bir peygamber ve sizin dilinizden bir rehber Kur’an gönderdim diyor. Açıklamasını da yaparken, böyle indirmemizin nedeni anlayasınız ve üzerinde düşünmeniz içindir diyor. Konuyu Allah kullarının daha iyi anlayabilmesi içinde, daha da net bir açıklama yaparak, eğer anladığınız dilden Kur’an ı göndermemiş olsaydım, Arap bir topluma, başka dilde bir Kur’an mı gönderdin diye itiraz ederdiniz diye de açıklama yapıyor. Bu bilgileri Kur’an dan öğrenen bir Müslüman, sizce bana sorulan bu soruyu sorması normal mi? Yorum sizlerin.
Kur’an dendiğinde, aklımıza ne gelmelidir. Sanırım aklımıza gelmesi gereken, bizlerin sorumlu olduğu Allah ın hükümleri, yerine getirmemiz gereken kuralların açıklandığı, bir rehber kitap olduğu aklımıza gelir. Örneğin şunu söyleyebilir miyiz; Bu emirleri Türkçe tebliğ alamayız, özellikle Arapların tebliğ aldığı gibi Arapça tebliğ almalıyız, diyen var mı aramızda? Eğer evet Arapça okumalı ve Arapça tebliğ almalıyız, yoksa Kur’an okumuş sayılmayız, diyorsa bir Müslüman,  bu kişi Kur’an ın evrenselliğine inanmıyor, Kur’an ı Allah ın neden Arapça indirildiğini de bilmiyor demektir. Buna inanan bir Müslüman ın, Kur’an gerçekleri ile buluşması da mümkün olmayacaktır. 
DEĞERLİ DİN KARDEŞLERİM, BİZLER KUR’AN I SEVAP KAZANMAK İÇİN OKUMAMALIYIZ, YOLUMUZU ŞEYTANIN YOLUNDAN UZAKLAŞTIRIP, ALLAH IN DOĞRU YOLUNA YÖNELMEK İÇİN OKUMALIYIZ. OKUYARAK DEĞİL, KUR’AN HÜKÜMLERİNİ YAŞAYARAK, HAYATIMIZA GEÇİREREK SEVAP KAZANABİLİRİZ. KUR’AN BİZLER İÇİN REHBERDİR. BUNU YAPABİLMEK İÇİNDE, ANLADIĞIMIZ DİLDEN OKUYUP, KUR’AN I HAYATIMIZA GEÇİRDİĞİMİZDE, ALLAH IN İSTEDİĞİ BİR KUL OLACAĞIMIZI ARTIK FARK EDELİM.
Söyle düşünün lütfen, okulda öğretmen öğrencilerine, bu dili bilmedikleri halde, Çince bir kitap dağıtıp, bu kitaba çalışın, sizleri bu kitaptaki bilgilerden imtihan yapacağım 3 ay sonra demiş olsa, öğrencilerin tavrı ne olurdu öğretmenlerine karşı? Elbette öğrenciler ciddiye almaz, öğretmenlerinin şaka yaptıklarına inanır, güler geçerlerdi. Böyle bir durumda öğrencilerin, hocalarına takınacağı kesin olan bu tavrı, lütfen bizlerde Kur’an için söylenen aklın ve mantığın kabul etmediği bu düşüncelere karşı, aynı mantıkla cevap verelim. Yoksa yanlış da ısrar eder, kendimizi kandırırız.
Bizlere öyle yanlış bilgiler öğretiyorlar ki, ARAPÇANIN CENNET LİSANI OLDUĞU SÖYLENİYOR. Böyle yanlış bilgilere inandığımız sürece, yanlış inançların peşi sıra gitmemiz kaçınılmaz olacaktır. Allah indirdiği hükümleri, kanun ve kuralları anlayabilmemiz ve üzerinde düşünebilmemiz için, gönderdiği tüm kitapları, o toplumun dilinden indirmiştir. ÖRNEĞİN İNCİL ARAMİCE DİLİNDE, TEVRAT İBRANİCE İNDİRİLMİŞTİR.  Bugün bu kitaplara inanan toplumların hepsi, kitapları kendi dillerinden okumaktadırlar. Hiç kimse bilmediği dilden okumaya çalışmamakta ve inandıkları kitapta Allah ın ne anlattığına, ne istediğine toplumlar önem vermektedir. Yani hiçbir ülke kendi dillerine çevrilmiş kutsal kitapları hakkında, bu orijinal dilinde değil, bu asıl İncil sayılmaz gibi düşünceyi akıllarından bile geçirmiyorlar. Peki, bizler nasıl düşünebiliyoruz, işte onu anlamak mümkün değil.
İlginçtir bizlerin tartıştığı bu konuyu, yüzlerce yıl önce Müslüman toplumlar, yaşadığı devirde sormuşlar, tartışmışlar ve açıkça peygamberimizden bile cevap almışlar. Yani kendi dili Arapça olmayan ülkeler, bizler Arapça bilmiyoruz, doğru telaffuz edemiyoruz ayetleri, onun için kendi dilimize çevirebilir miyiz, diye Allah ın Resulüne sorduklarında, elbette kendi dilinizden okuyabilirsiniz cevabını almışlardır. BU DURUMDA BİZLER NASIL OLURDA KUR’AN I ARAPÇA OLDUĞUNDA KUR’AN, TÜRKÇE YAZILDIĞINDA KUR’AN DEĞİL DERİZ.
Kur’an Allah ın emirleri, hükümleri, yol gösteren rehberidir. KUR’AN YAZILAN DİLİ DEĞİLDİR. KUR’AN   MANADIR, ANLAMIDIR. Önce bu gerçeğin bilincinde olalım ve o yaman aldatıcıların esiri olmayalım. Bakın İmamı Azam Kur’an ın ne olduğunu nasıl anlatıyor. Ders alabilenlere nemutlu.
“İmamı Azam görüşünün Hanefi FUKAHASINCA ayrıntılanan gerekçesi söyle özetlenir.
KURAN KÂĞITLARDA YAZILMIŞ VE BİZİM OKUDUĞUMUZ LAFIZLAR DEĞİLDİR. ESAS KURAN O LAFIZLARIN TAŞIDIĞI MANADIR Kİ, bir kelam-i nefsi ( ALLAH ın zati ile var olmaya devam eden söz ) olarak kalıptan kalıba dökülür. O kalıplar sonradan yaratılmış ( Muhdes ) Varlıklardır. OYSAKİ ESAS KURAN, MAHLÛK OLMAYAN BİR MANADIR. Hiç kuskusuz O,öncekilerin Zübürlerinde de vardı buyrulması da bu gerçeği gösterir.
O HALDE ESASİ İTİBARİ İLE MANA OLAN KURAN I ARAPÇA LAFIZ YERİNE, BAŞKA LAFIZLARDAKİ ÇEVİRİSİNDEN OKUMAK MÜMKÜNDÜR.”
Allah bizlere Kur’an ı düşüne düşüne okuyun diyorsa, emrettiği hükümleri anlayarak, içimize sindirip ne anlama geldiğini kavrayabilmemiz için düşünmemizi ister. Bu emri Araplar Arapça okuyacak ki anlasın ve yerine getirsin, Türkler Türkçe okusun ki gereğini yapsın, İngilizler İngilizce okuyacak ki, hayatlarına geçirsin. Bunu eğer hala anlayamıyor da, KUR’AN YALNIZ ARAPÇA OKUNDUĞUNDA KUR’AN DIR DİYORSAK, KENDİMİZİ ALDATMIŞ OLURUZ. AYRICA KUR’AN İLE ARAMIZA YÜKSEK BİR DUVAR ÖREREK, KUR’AN GERÇEKLERİNDEN DE UZAKLAŞIRIZ, ALLAH IN EMİRLERİNDEN HABERSİZ YAŞARIZ. Tabi o zaman rivayetleri, hurafe ve batılı FIKIH inancını din zannederiz. ŞUNU NASIL DÜŞÜNEMİYORUZ, EĞER BİZLER KUR’AN I ANLAMADAN ARAPÇA OKURSAK, ALLAH IN EMRİ OLAN DÜŞÜNE DÜŞÜNE OKUYUN EMRİNİ, NASIL YERİNE GETİRECEĞİZ? YORUM SİZLERİN.
Bugün dilimize çevrilen hadisleri düşünün lütfen, hepsi orijinali Arapçadır. Bu bilgilerin, sözlerin Türkçeye çevrilmesinden hiç birimiz şikâyetçi değiliz. HİÇ BİRİMİZ HADİSLER HAKKINDA, KUR’AN A TAKINDIĞIMIZ TAVIRDA OLDUĞU GİBİ, BUNLAR ORİJİNAL DEĞİL, GERÇEK HADİS SAYILMAZ, ÇÜNKÜ HADİSLERİN ORİJİNALİ ARAPÇADIR, TÜRKÇEYE TAM OLARAK ÇEVRİLEMEZ demiyorsak, lütfen çok değil biraz aklımızı başımıza toplayalım ve bizleri Allah ile aldatanların artık tuzağına düşmeyelim. Haşa Allah tüm aleme, rehber olsun diye gönderdiği Kur’an ı, başka dillere tam olarak çevrilemeyecek şekilde gönderip, daha sonrada tüm kullarını asla Kur’an dan sorumlu tutmaz. Beşerin kitaplarına, sözlerine dahi göstermediğimiz bu saygısızlığı, haksızlığı lütfen Allah ın NURUNA, FURKANINA göstermeyelim.
Ne yazık ki toplum olarak, bu hatayı yapıyoruz. Bu yanlışa inandığımız içindir ki, Kur’an ı anlamadan okuyor ve Allah ın uyarılarını ilk elden alamıyoruz. ALLAH İLE ARAMIZA BİR BAŞKASINI SOKUP, KUR’AN I ONLARIN DÜŞÜNCE VE ANLAYIŞLARINA GÖRE ANLADIĞIMIZ İÇİNDE, TOPLUM OLARAK NE YAZIK Kİ ADATILIYORUZ VE KİŞİLERİN YANLIŞLARINI BİZLERDE YAPIYORUZ. Allah elçisine bile, tebliğ etmek sana, hesap sormak bize düşer der Kur’an da. Çok daha ilginci elçisine hitaben, yarattığım kulumla aramdan çekil diyerek, Allah ile kulunun arasında hiç kimsenin olamayacağını bizlere anlatmıştır. Ders alabile ne mutlu.Saygılarımla,
Haluk Gümüştabak